sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sinema etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Ağustos 2010 Pazartesi

İki süper trailer birden..



İlk trailerımız heybesinde 300 ve Watchmen gibi filmler bulunan, Zack Snyder'a ait. Güzel kardeşimiz 2011'de görücüye çıkacak bu filmde senaryoyu, yönetmenliği ve catering'i tek başına halletmiş. Trailer orgazmik...





İkinci filmimiz, Hangover gibi bi efsaneye imza atmış Todd Phillips babaya ait. Ve iddaasına göre başrollerinde Zach Galifianakis Robert Downey Jr. ikilisinin paylaştığı film " Hangover'dan çok daha eğlenceli" imiş... Daha Hangover 2 var abi, naaptın sen

Bi de hala youtube'u açamıyosanız dostlar, google'a navige yazın en azından.

27 Ekim 2009 Salı

Looking For Eric

İzlemek için doğru an'ı bekliyordum. Bazen yaparım bunu, hele öncesindeki olumlu yorumların yanında film, benim için  Guy Ritchie, Shane Meadows'la birlikte mahşerin 3 britanyalısından Ken Loach ait olunca bu doğru anı bekleme saplantısı tavan yaptı.

Hatta itiraf edeyim, güya Fenerbahçe'yi Kadıköy'de morartıktan sonra yorumları, televizyonu, her şeyi ertesi güne bırakıp Looking For Eric'i izleyecektim o keyifle. Olmadı tabii.. Hesapta her şey 4/4'lük olunca izleyeceğim bir keyif filmi olacaktı.. Uzatmayayım, maçın skıntısından içim içimi yerken bir an film de, ken loach da, cantona da gözümde anlamını yitirdi ve şöyle bi bakayım dedim en son. Ve bittikten sonra anladım ki; izlemek için bundan daha doğru bir an istesem de seçemezmişim.  

Spoiler vermeden film anlatma işini de hiç beceremiyorum. Bu yüzden filmin yerine, Eric Cantona'nın neden bir ilham kaynağı olduğundan bahsetmek istiyorum. Eminim tekmeyi bilmyen yoktur ama sonrasındaki basın toplantısını bilmeyenler vardır.

Tarih 26 haziran 1995, United deplasmanda Crystal Palace ile oynuyor ve Cantona, defans oyuncusu Richard Shaw'u formasından çekip, hafifte bir tekme savurup oyundan atılır. Sonrasında da tribunlerden kendine küfür eden Palace taraftarı Matthew Simmons'a o ünlü Kung Fu tekmesini savurur.

Ve ardından basın toplantısı.. Eric The King, hadisenin iç yüzünü, neden bu kadar sinirlendiğini ve bunun gibi detayları öğrenme umuduyla gelen onlarca martının karşısına geçer,  " Martıların balıkçı gemilerini takip etmesinin nedeni, sardalyelerin denize atılacağını düşünmeleridir.. Çok teşekkürler"  der ve kendisiyle aynı masada oturan 5 adamı "napıyo lan bu " bakışları arasında orada bırakır ve kahkahalar eşliğinde salonu terk eder.

27 Ağustos 2009 Perşembe

Running Scared

" Arıyorum, arıyorum ama iyi bir aksiyon bulamıyorum " ," Büyük aktör, iyi cast ama boktan senaryo triosundan çok sıkıldım be hafız" diyenlere..Wayne Kramer yazıp, yönetmiş.. Şifa niyetine.

7 Ağustos 2009 Cuma

Açılın ben korsanım

İlk film gayet güzeldi çünkü büyük bir kadroyla yapılmış bir görsel şölendi, uzun zamandan beri beklenen açlığa çareydi hayranları için. İkinci film Uçan Hollandalı efsanesinin hayat bulması sayesinde ilgi çekiciydi ama üçüncü film artık sınırların sonuydu.

Yok efendim ölüler dünyasından şizofrene bağlamış popstar korsan Jack Sparrow'u kurtaralım da, Calypso aslında yanlarındaki büyücü de, asırlık korsanlar konseyi de, konseyin başına İngiliz kraliyet ailesinden bir kız geçti de, Uçan Hollandalı'nın kaptanı Davey Jones'un kalbi de bilmem ne...

Yetmedi mi anlamadım bir de dördüncüsü gelecekmiş; filmi de Rob Marshall çekecekmiş. Şimdi son filmde kaldığımız yere bakalım ve olası bir senaryo üzerinde düşünelim:

Will (Orlando Bloom) 10 yıl boyunca denizlerde takılacaktı, o işi noldu? Bu esnada yavuklusu (Keira Knightley) ne yapacak, yeni aşklara mı yelken açacak? Jack Sparrow jüri üyeleriyle kavga edip popstara veda ettikten sonra müzik kariyerine İstiklal'deki türkü barlarda mı devam edecek yoksa ölüler dünyasında unuttuğu cep telefonunun peşine mi düşecek?

Benim tahminim uzaylı korsanların dünyayı işgalini önlemek için Poseidon'dan yardım isteyecek bizim takım. Filmin sonunda da ölmek üzere olan Jack Sparrow Odin tarafından kurtarılıp Loki'nin yerine tahta oturacak.

Tahta mı?

Tahta tabi, zoruna mı gitti?

7 Temmuz 2009 Salı

Occupation 101

İsrail-Filistin ilişkisini Batı Şeria ve Gazze özelinde irdeleyen belgesel, Stephen Hawking'in " Bilginin en büyük düşmanı cehalet değil, bilgi illüzyonudur" cümlesiyle başlıyor. 

Yapım amacı anladığım kadarıyla aynı Michael Moore, The Corporation ve Zeitgeist'cilerin de amaçladığı gibi Amerikan vatandaşlarını bilinçlendirmek. Yalnız bu bahsettğim yapımlardan farklı olarak ortaya koydukları istatistiki iddaaların altında kaynağın belirtilmesi güzel olmuş. O kaynakların çoğunun Birleşmiş Milletler raporu olması ise zaten ayrı bir cinnet sebebi. Şiddet, sosyal adaletsizlik, çürümüşlük, insan hayatının değeri gibi kavramlarla içli dışlı olmuş bu coğrafyada yaşamış, kendi özelimde genç yaşta birçok travmatik hadiseye şahit olmuş, yaşamış bir birey olarak bile bu belgeselde izlediklerim bana bile film gibi geliyorsa, elin amerikalısına nasıl bi etki yapar bilemem. Belki de bende bi sorun vardır.

Bittikten sonra da "Vay be neler olmuş" demedim haliyle. Ha bunun Güney Afrika, Sudan, Ruanda veya benzeri versiyonları çekilse eşşek gibi onu da derdim ama. Ortadaki adaletsizlik bu kadar açıkken belgeselin size katabileceği tek şey, yaşanan olayların kronolojisinin kafanızda daha sağlam oturması olacaktır. Bu getirisinin yanında sizden götürdüklerini fark etmeniz bonustur.O bonus kutsaldır,nasip olmaz herkese...

4 Temmuz 2009 Cumartesi

Che: Part One & Two

Ocean's Eleven'ın ardından 12 ve 13'ü batırdığından dolayı Steven Soderbergh pek hazzettiğim bir zat değil. Ha belki tanısam çok severim, o ayrı.. Yine de iki filmden oluşan seriyi iyi kotardığını düşünüyorum. Zira yaptığı işin yerine hayvani bütçeli, bol janjanlı bi iş çıkarsa herşeyden önce Che'nin ruhuna yakışmazdı bu seri.

İlk film ünlü  26 Temmuz Hareketi'ni anlatırken, İkinci filmde Bolivya dönemi  konu edilmiş. Cuba'da devrimin yapılıp, Kongo tarafına değinilmemiş zaten, Bolivya da neden yapılamadığına dair bir çok sonuç çıkmakta. Mahsun Kırmızıgül sineması gibi izleyenin gözüne sokulmuyo hiçbir şey. Eğer seri 3 film olup, Arjantin yıllarıyla başlasa çok daha güzel olurdu diye de düşünmeden edemedim.

2 Film de tek karakter ekseninde döndüğünden, aktör seçimi hem dönem hem de biyografik bir seri olması nedeniyle çok kritikken Benicio Del Toro ' cuk ' oturmuş.. Yine de ilerde birileri çıkar bunun hem öncesini hem de sonrasını çeker inancı var bende..Bi şeyler eksik kalmış, dönem filmi olarak..

17 Haziran 2009 Çarşamba

Dog Day Afternoon

Hakettiği ilgiyi görmemiş (underrated) filmler listemde en tepededir bu film. 2 saat sürmesi ve çok büyük bölümü bankada geçmesine rağmen izlediğim en eğlenceli filmlerden biri. Al Pacino'nun oyunculuğu bana göre bu filmde tavan yapmıştır. Scarface ,Godfather ve diğer bilumum performansları Dog Day Afternoon'un arkasından gelir. 

Sonny: So what country do you want to go to? 
Sal: Wyoming. 
Sonny: Sal, Wyoming's not a country.


Sonny: I don't wanna talk to some flunky pig trying to calm me man. 
Det. Sgt. Eugene Moretti: Now you don't have to be calling me pig for... 
Sonny: [Notices other officers moving toward him] What is he doing? 
Det. Sgt. Eugene Moretti: [shouts at officers] Will you get back there! 
Sonny: What are you moving in there for? 
Det. Sgt. Eugene Moretti: [Runs toward closing officers] Will you get the fuck back there! Get back there will you! 
Sonny: [Addresses other officers moving toward him] What's he doing? Go back there man! He wants to kill me so bad he can taste it! Huh? ATTICA! ATTICA! ATTICA! ATTICA ATTICA! ATTICA! ATTICA! ATTICA! ATTICA! ATTICA! 
[Yells it too cheering crowd] 
Sonny: ATTICA! ATTICA! REMEMBER ATTICA?

Not: diyaloglar imdb'dendir

3 Haziran 2009 Çarşamba

Kaos

           "Delirmiş bir dünyada, sadece delilerin aklı başındadır"


- Hiçbir yerin ortasındayım

- Bu çok insani bi durum

- Bu yol..Hatırlıyorum.. Biz bu yoldan daha önce de geçtik.

- İnsanoğlu aynı yollardan hep geçer!.. Bu yollardan bezdiysen, atla gitsin !!

- ..... (atlar)

15 Mayıs 2009 Cuma

smokiiiiin' !!



İnsan evladının beyninin %1'inin yaratıcı kısmının en aktif çalıştığı zaman aralığının 0-12 yaş olduğunu biliyor muydunuz? Öğrenin o zaman.

Küçüklüğünde kendine özellikle spor aktiviteleri esnasında kullanmak üzere kahramanlar, idoller biçmemiş adamın alnını karışlarım. Kendisine megaloman mısın olum sen derim sonra sakinleşir gönlünü alırım. Ben kendi adıma her durum için değişik kahramanlar belirlemiştim.
Televizyonda Transformers varsa Optimus Prime olur, robot dansının temellerini atardım, Şirinler başladığında kanal değiştirirdim, Dragon Ball başladığında geri açardım. Aşağı inip iki top atayım dediğimde futbolsa Goran Savicevic (ne sandın?), basketbolsa Grant Hill (Michael Jordan değil diye şaşırdın mı?), masa tenisiyse herhangi bir Çinli (hepsi aynı), badminton ise kendim olurdum.

Söyleyeceğim odur ki, bu adam yukarıda belirttiğim yaş aralığında kendine kimi örnek aldı bilmiyorum ama Allah vergisi mimik ve hareket yeteneğiyle komedi dünyasının en kral üyelerinden biri oldu. Evet doğru bildiniz zaten yukarıda da fotoğrafını koymuşuz, Jim Carrey.
Sıkıcı kronolojik bilgilere boğulmak, ilk defa ne zaman yatağına işedi tarzı bilgiler vermek yerine kendisinin izlediğim filmleri sayesinde hayatımda yarattığı derin etkiyi özetlemek isterim.


Eternal Sunshine of the Spotless Mind: Filmin ismi uzun diye kötüdür aga deyip geçmeyeceksin. Bir de ortada sevgi varsa teknolojiymiş, bilimmiş, yok ben senin hafızanı silerim de bilmem ne bunlar hikaye. Sevin, sevilin, hayatın tadını çıkarın.
Ace Ventura:
Götüyle gülmek diye bir şey var gerçekten.
The Mask:
they call me cuban pete, i'm the king of the rumba beat, when i play the morracas i go chick-chicky-boom chick-chicky-boom.
Truman Show:
İnsanın mahremiyetine saygı göstereceksin.
Liar Liar:
Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
23:
Jim Carrey sadece bir komedyen değil aynı zamanda depresyon soslu romantik filmlerin yanı sıra gerilim filmlerinde de başarılı performanslar ortaya koyabilir, ama film boktan.
Yes man:
En son bunu izlediğim için midir nedir, çok etkilendim aga. Her şeyden kaçan; hayatın tadının tuzunun 300 filminde Leonidas'ın karın kaslarını seyretmekte olduğunu sanan, bundan mütevellit en yakın arkadaşlarının bile kalbini kırdığını bile bile bunu umursamayan bir adam tek bir kelime sayesinde yaşamanın aslında ne kadar güzel bir şey olduğunu anlıyor ve bu kelime "evet". Her şeye "evet", "tamam", "oldu", "yaparım" diyerek ne kadar mutlu olabilirsin? Zorunda olduğun için "evet" demekle gerçekten istediğin için "evet" demek arasındaki uçurumun derinliğini "taş atıp ses gelmesini bekleme deneyi" ile ölçebilir misin? Karma diye bir şey harbiden var mı? İyi şeyler yaparsam harbiden başıma iyi şeyler gelir mi? Korece öğrenmek ne kadar faydalı? Jim Carrey komedinin sadece osurup sıçmak olmadığını, duyguyu da alttan alttan vermek gerektiğini daha ne kadar başarılı bir şekilde anlatabilir? Bu ve diğer bütün soruların cevaplarını bulabilirsiniz bu filmde. Bunu okuyun ve atın kendinizi dışarı, "acaba yapsam mı yapmasam mı?" diye 2 defa düşünmeyin, 1 defa düşünün, güvenliği elden bırakmayın ama o hep yapmaktan kaçtığınız şeyleri yapın. Ortada hala ne skim olduğu hakkında sürekli atılıp tutulan, "böyle yaparsak kesin buluruz abi" diye yola çıkıp, uğruna milyar euroluk aletleri sadece 2 saat çalıştırıp sigortasını attıran (evet büyük hadron çarpıştırıcısından bahsediyorum, yıllar yılı diş fırçaları araştırmalarından kazanılan paralar buna mı yatırılmış?) bir evren var ve bu evrenin bir akışı var abi, bu var. Bırakın kendinizi, önce filmi izleyin bi' ama.

Bruce Almighty: Tanrıcılık mı oynamak istiyorsun? İnan bana istemezsin, ayrıca özgür iradeye karşı gelemezsin.

İlk aklıma gelenler bunlar. Man on the moon'a girmedim, Batman Forever'dan utanç verici olduğu için uzak durdum, Cable Guy sayesinde karaokeyi sevdim.
Bu arada Jim Carrey 17 Ocak 1962 Kanada doğumludur.

12 Mayıs 2009 Salı

Dead Man's Shoes


Her insanın kendi vicdanında kurduğu bi mahkeme vardır. Ne kadar hukuğun üstünlüğüne biat etmek zorunda olsak da içimizdeki o adalet mekanizması bi üst makam olarak hep ordadır. Şahsen başıma başkasının kasıtlı olarak neden olduğu bi trajedi gelse ne yaparım bilmiyorum,ama ne yapmak isteyeceğimden de eminim...

Shane Meadows yapımı, buram buram kekik kokulu bu ada filmi de böyle bi film. Ama sadece intikam filmi dersek Dead Man's Shoes 'a, richard bi gece gelir bizim de götümüzü keser. Kulaktan kulağa promosyonlu film klasmanında olduğu için  spoiler vermeden anlatacaklarım bu kadar ...

İzleyin,beğenin sonra aramızda bi güven ortamı oluşsun,beni de böyle garip yazı girişleri yapmaktan kurtarın. İstiyorum ki, iktidar partisi ile Genelkurmay gibi olalım. Beraber ıslanalım ,beraber hamdolalım. Sizi teğet geçen beni de geçsin..