31 Mayıs 2009 Pazar

Şampiyon


Lucescu bu takımı terk etti edeli sahada ne oynamak, ne yapmak daha doğru ifade etmek gerekirse  sahada ne oynayarak kazanmak istediği hakkında sabit bi fikir sahibi olamadım. Takımda iyi kötü belli bi karakter yaratmak için yeteri kadar vakti olan "adam gibi adam" gittiğinde kendisini "teknik direktör gibi teknik direktör", "taktisyen gibi taktisyen", "lider gibi lider"  gibi güzide kalıpların içini dolduramadığını konusunda eleştirmiştim. 

Belki problem bendedir ama Beşiktaş'a baktığımda yine sahada net bi görüntü göremiyorum. Adam gibi adam döneminden tek fark, bu takımın artık bi lideri var. Ve o lider oyuncularını şampiyonluk ve kupayı kazanacaklarına inandırmış, motive etmiş. Ki bunun, 2 büyük tezinin yayılmaya başladığı bi dönemde başarılması Beşiktaş'ın geleceği açısından önemli bi hadisedir.

Mustafa Denizli'nin  sevdiğim teknik direktörler içinde olduğunu söyleyemem. Galatasaray döneminde oynattığı futbolu idrak edebilecek yaşta olmadığımdan o dönemini ve İran deneyimini ayrı tutuyorum ama onun dışındaki dönemlerinde yönettiği takımlarda "Mustafa Denizli Takımı" imzasını göremedik.

Tabii bugüne kadar böyle olması bundan sonra da bunun böyle devam edeceği anlamına gelmez. Özellikle Denizli gibi değişimleri seven bi adamın, futbol gündemimizden uzak olduğu süre içerisinde kendi futbol anlayışına kattıklarını önümüzdeki sene içinde görücez.

Cavs - Magic Game 6

Öncelikle Devid Stern abi'ye geçmiş olsun. En azından bi yıl daha Lebron Vs. Kobe final düellosunu playstationda oynamak zorunda...Tatlı yönetici dedin mi şu dünyada bi devid, bi de Levent Bıçakçı var benim için.

İlk olarak kaybeden tarafa biraz değinelim, bu seri öncesine kadar yapılan 8-0 sonrası esen bahar havası Lebron'u, "burda mutluyum" açıklaması yapacak kadar gaza getirmişti. Böylesine istatistiklerle oynadığı bi seri sonrası bile tek başına yetemeyeceğini anladığının zamanıdır. Hala Cleveland'da kalacağı varsa da  Szczerbiak'ın potaya değmeyen 2 bombası sonrası kalmamıştır o istek ve arzu.

Ayrıca özellikle 2. maçtan sonra cennet vatanda bi Lebron düşmanlığı aldı başını gitti. Kariyerinin ilk yıllarında bulunduğu durum Jordan'dan pek farklı değil. O bile tek başına bi takımı yenememişti. Daha önemlisi yenemeyeceğini de anlamıştı,Lebron için de kritik nokta bu. En son Sasha Pavloviç'in rotasyona eklenmesi,  olaylarda direk olarak karar mercii olması biraz garip ama kabul etmek gerekir, Lebron'un 24 yaşında eriştiği oyun olgunluğu ile 24 yaşındaki Kobe'nin oyunu arasında ceza'nın da dediği gibi faarrkk vaeaar. 



Orlando için söyleyecek çok fazla bi şey yok.  Stan Van Gundy'nin maç sonrası Bahri Havadır'ın "hocam sırada ne var" sorusuna, "biz gidiyoruz....gidiyoruz" demesi artık bizden biri olduğunun en büyük göstergesidir heralde.

Bi maçla gaza gelen adamlardan olmamaya çalışırım oldu olası. 5. Celtic maçı sonrası hocasını eleştirmesini çoğunluğun aksine olumlu bi gelişme olarak görmüştüm. Birçok eksiği olan bu adamın en büyük eksiğinin Hırs olduğu kanısındayım çünkü. Zaten 6. maçın ardından skor olarak olmasa da hücüm reboundlarında Celtic pota altını tarumar etmesi ve maçtan sonra van gundy ile olan tartışma konusunda haksız olduğunu söylemesi şeker gibi karakterinin en açık örneği.

                                              ( tıkla)

Lakers serisinde çok ilginç eşleşmeler izleyeceğiz. Açıkcası sene içindeki maçlara da denk gelmediğimden sallamak istemiyorum. Bynum-Gasol - Odom-Walton dörtlüsü Orlando'nun big three'siyle nasıl eşleşecek Pietrus Kobe karşısında, Hidayet hep iyi oynadığı ama daha önce 2 defa kallbini kıran Lakers'a karşısında neler yapacak...konuşacak çok şey var. 

Orlando birey birey ve takım olarak büyümeye devam ediyor ama son derece aç Lakers'ın karşısında durabilecek kadar büyüdüler mi esas soru bu. izleyip,görelim. Hepimizi şahit yazsınlar.

30 Mayıs 2009 Cumartesi

29 Mayıs 2009 Cuma

Ribery'nin Sol Bacağı

Kim bilir epilasyon sonrası ne de güzeldir o bacak? Pardon, konuya dönelim. Görünen o ki Ribery Bayern’den ayrılacak. Gideceği yer konusunda da adı geçmeyen kulübün hatrı kalır oldu. Chelsea, Manu, Barça vs… Geçen hafta Hoeness’in ağzından “40 milyon euro’nun altında gelen telefonları meşgule veririm!” açıklamaları yer alıyordu ortamlarda. Şimdi Chelsea’nin 45 milyon pound’luk (51 milyon euro falan heralde bu?) teklifi gündeme oturunca yine Hoeness demeçleri boy boy gelmeye başladı. “O para tek bacağını alamaz” demeci günümüzün konusu. Mübalağa ve kızıştırma söz konusuysa da transfer ücreti rekorunu isteyecekleri ortada. Şahsi kanaatim; bu mebla gayet makul bir eder.

Pound-Euro paritesinin bugünkü gibi olmadığı yıllarda Zidane 46 milyon pound=76 milyon euro’ya Real’e gitmişti. Rekor halen onda. Pound cinsinden bir rekor gelebilirse de euro cinsinden gelmeyeceği açık. Rekoru da ele geçirip uzunca bir süre bırakmayacak olan muhtemelen Ronaldo olacak ya, o ayrı. Bu ekonomik ayrıntılardan da nefret ederim. Hiç anlamam. Paint konusundaki ustalığım bunu affettirir herhalde.

Bana kalsa “bak Haim Fresco geliyor!” der, o şaşkınlık-korku anında bohçaya sarıp isteyen bir kulübün kapısına hayrına bırakırdım. Avrupalılar daha medeni adamlar tabi.

28 Mayıs 2009 Perşembe

Nuggets - Lakers Game 5

Bi tarafta Nba organizasyonunun şu anda tartışmasız en tehlikeli adamı etrafında kurulmuş, Gasol'ün de gelişiyle 2 senedir şampiyonluğun en büyük favorisi durumunda olan ve sanki bu seneki playofflar başladığında geçen seneki travmatik Boston serisinin hayaletini arkalarında hisseden bi Lakers. Öyle ki Denver serisinde Kobe'nin üçgen hücumda verimli olamadığı bile tartışmaya açıldı..

Diğer tarafta Chauncey baba gelmeden önce neredeyse herkesin birazcık zonta, herkesin birazcık davar olduğu, Darius Miles'lı, Bonzi Wells'li, Rasheed Wallece'lı Portland gibi çakma bi Bad Boys imitasyonu gibi gözüken ama işte baba'nın takıma gelmesi, Melo'nun haddini bilmesi ve takımın Tuncay'ı Chris Andersen'in de devre arasında kampa katılmasıyla birlikte resmen sahada terör estiren, ve bence bu senenin en büyük favorisi olan takımdır Nuggets. Geçen sene yaptıkları savunma ile bu sene arasındaki farkı anlatacak metafor bile bulamadım, düşünün artık.

Zaten sert olmadığı aşikar Gasol, sakatlıktan yeni çıkmış Bynum'dan mücadele ve sertlik anlamında fazla bi şey beklenemeyeceği açıkken, Lamar Odom'un da vasatın altında olan seri performansıyla Lakers, Birdman, Nene ve artık takım patronları, nba yönetimi ve kendi arkadaşlarına bile çok rahat gider yapan ve eski özlediğimiz günlerini hatırlatan Kenyon Martin gibi adamlar karşısında özellikle hücumda çok verimsiz kalıyor.  Buna rağmen iki takımın sadece birinde Kobe Bryant olması karşılıklı deplasman galibiyetleri ile seriyi 2-2 yapan ana faktör. İki taraftaki rol oyuncularının da istikrarsız performansları da çok önemli tabii.

120-101'lik Nuggets şovu ile biten son maçtan sonra bugün Lakers'ın evinde nasıl bi karakter ortaya koyacağı merak konusu. Zira uzunların yumuşaklığı, guardların baba karşısında acizliği ve bench'in de etkisizliği ile birlikte takım olarak sinmiş gibi gözüken Lakers, bi grup serserinin başka bi grup mal çocuğu sıkıştırması ile başlayan ve o mal tayfanın okula yeni transfer olmuş karate bilen çocukla arkadaş olmasının ekmeğini yediği amerikan filmi klişesine dönüşüyor.

Lakers ve Kobe maçı alırsa şarkıları burda hazır.

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Ronaldo vs. Messi

Erol Büyükburç'un 64. sanat yılı kutlamalarında birbirlerini görmezden gelmeye çalışırken bir kare. (Ellerindeki bibloların manasını çözemedim.)

Sizin gibi gençleri yeşil sahalarda görmek isteriz.

Ek: Gençleri hazır yeşil sahada da görmüşken ekleme yapalım. Hangisinin daha efektif olabileceğini net görmek için aynı takıma belirli periyotlarla yerleştirip not tutmak ve beherde hazırladığımız 120 ml Sodyum Peroksitle gargara yapmak gerekir. Belirtilen diğer görüşler yurtiçine sığdırılamayan fanatizmin uluslararası başarıları olan takımlara eklemlenip tatmin olma çabasının tezahürü olmaktan öte geçemiyor. Koca koca adamların "Ronaldo anca kafasını alır mehüe" ya da "Messi'nin boyu kaç büyüsün de gelsin bebe" muhabbetlerini ürkek ve kaygılı bir tebessümle izliyorum.

Bunun dışında finalde ikisinin takımlarını değiştirseniz yine bir şey değişmezdi. Ayrıca sunulabilecek en somut şey de Messi'nin elinin kolunun, ağzının burnunun Ronaldo'dan daha az oynaması ve daha az itici olmasıdır zannımca. (Hakem kararından hoşnut olmamış Lebron James smiley'si var burada da.)



25 Mayıs 2009 Pazartesi

Bay Gol


Sensible Soccer oynayıp da George Weah ve Alan Shearer'ı sevmeyen var mıdır acaba. George en son Liberya'da bi yandan siyaset bi yandan George Weah Jr.'la ilgilensin dursun, Alan'ın bu aralar durumu malum.

Açıkcası gerek futbolculuğu,  gerek yorumculuğu dönemindeki beyanatlarında, vizyon sahibi akil insan imajı portresinden çok, işçi babasından gördüğü gibi emeğin kutsallığına, mücadelenin gücüne inanan özbeöz zeytinburnu çocuğu havası vardı. Tabii hırçın bi adam da değildi zaten öyle olması için bi sebep yoktu.

Son hafta önlerindeki Hull City ile Sunderland'ın yenilmesine rağmen küme düşmeleri üzerine bunu hakettiklerini söylemiş. Bununla da kalmamış, Newcastle'daki sorunların uzun bi süredir süregeldiğini ve artık yeniden yapılanmanın, Azizsilin'lerin döneminin başladığını söylemiş.

Bülent Korkmaz'la paralellik kurmak için erken olduğundan, Kalli'ye bağlayıp, aynı kaderi paylaşmaması dileğiyle...

Amway Arena


Not: Bu aralar fazlaca Nba, fazlaca Hidayet'ten bahsediyoruz. Çünkü çoğunuz gibi biz de; 1/11 şut yüzdesiyle oyundan düşmeyip 13 sayı, 10 rebo ve 7 de asist yapabilen komple ve olgun bi sporcunun bizi temsil etmesinden dolayı heyacanlıyız. İdare edin...

24 Mayıs 2009 Pazar

Deja Vu


Maçın kaderi Los Angeles'taki ilk maçın kırılma anlarında olduğu gibi Lakers ve Trevor Ariza'nın tarafındaydı. Magic'te Hidayetin arkasında beklerken takasını istemişti bu yetenekli adam. Kendini bilmek gibisi yoktur ne diyelim. 

Aslında post'un sebebi ne Ariza, ne Lakers, ne de Denver...sebebi şu video

Michael Jordan of Turkey: "Hidayet Türkoğlu"

10 sene önce başladı Hidayet'in NBA macerası. Kings'le beraber bize unutulmaz Lakers serisini izleme zevkini tattırdı; bir Türk'ün NBA'de, hatta en üst düzey maçlarda önemli roller üstlenebileceğini kanıtladı. 10 yıl sonra ise değişen Hidayet'in bize bir Türk'ün NBA'de en üst düzey maçlarda takımının liderlik vasfını üstlenebileceğini hatta takımına zaferler yaşatabileceğini kanıtlaması oldu.



Boston serisinde Boston'ın Cleveland'ın rakibi olacağını yazıp söylediler, son maçta Orlando'ya hiç şans vermediler. Fakat o maçta yıldızlaşan oyuncumuz, bu seride kendilerini aşan şutör arkadaşlarına hem attırdı hem de kendisi attı ve Boston'ı geçtiler. 17 şampiyonlukla NBA tarihinin en başarılı takımı olan Boston Celtics son periyodda farkı Marbury'nin 3'lükleri ile kapatıp seyircileri gaza getirirken hemen akabinde gelen Hidayet'in 3'lükleri TD Banknorth Garden'da 10binleri susturdu hatta büyük bir hayal kırıklığı ile salondan erken ayrılmalarına neden oldu. Evet bunu yapan, bunu sağlayan bir Türk'tü.



Konferans finalinde Hido'nun; Sacramento'dayken takım arkadaşı olan Vlade Divac'ın deyimiyle "Koca Kafa"nın rakibi, o ana kadar bütün maçları güle oynaya kazanan, dinlenmiş olan, insan değil denilen bir oyuncuya sahip olan Cleveland oldu. Büyük çoğunluk Cleveland ezip geçer, seri 4-0 biter dedi. King James, yok artık Lebron James naraları atıldı. Bu naralar eşliğinde ve Quicken Loans Arena'da 20562 kişilik çılgın Cleveland seyircisi önünde Hidayet önderliğindeki Orlando Magic zor da olsa ilk maçı aldı. Hidayet bir kez daha takdirlerimizi kazandı.

2. maçta herkes Cleveland dersini aldı bu maç coşacak fark yapacak Orlando'yu kazıyacak dedi. Nitekim bir ara işler öyle gidiyordu. Fakat bence Cleveland'dan takım oyunu olarak 1 gömlek üstte olan Orlando 23 sayılık farkı eritti ve Lebron ve arkadaşlarını panik anlarına sevketti. Cleveland'da herkes "kral bizi kurtar elini ayağını öpeyim" hallerinde her topu Lebron'a vermeye başladı. Lebron'un son periyodun sonlarında yüzündeki acı ve çaresizlik ifadesi bunu ispatlar nitelikteydi.

Maçın son anlarıydı, Hido'nun 3'lüğüyle gelen eşitlik ve son 7 saniyede Hido'nun takımının kaderini ellerinde bulundurması; işte bu an bile bence Hido'nun, bir Türk sporcusunun NBA'de böylesine bir maçta neler başarabileceğinin bir örneğiydi. Hido son topla oynamayı hakeden bir oyuncu olduğunu, 1 saniye kala 3 kişinin arasından kullandığı çok zor ve başarılı bir atışla kanıtladı. Eminim o an TV başındaki 10binlerce Türk ve milyonlarca basketbol sever Hido'yu ayakta alkışladı.

Maç bitti derken son saniye de Lebron'un Hido'nun üstünden attığı, ve bu sefer gerçekten "Yok artık Lebron" dedirten 3'lük o ana kadar yıkılmış olan salondaki basketbol severler ve takım olmayı unutan diğer Cleveland'lı oyuncuların paçasını kurtardı.



"Bana 3lük atmak için çok uzun bir süre bıraktılar" diyen mütevazı insanımız Lebron'un bu geceki maçta kendisinden çok takımını motive etmesi gerekiyor diye düşünüyorum. Her ne olursa olsun Hidayet bundan sonra çok kötü bir performans ortaya koysa bile son maçta spikerin "Michael Jordan of Turkey" demesi bile benim için yeterli ve gurur verici bir olay.

Tebrikler Hidayet, yok artık Rashard Lewis :)

Saygılar..

Southgate: Kelleler alacağım!


Bizim buralardan bakınca Boro'nun kümeye oynamasında en büyük sorumlu taktik-teknik basiretsizlik içinde kıvranan camianın çocuğu Southgate gibi duruyordu. Bugün çıkan haberde "Kelleleri alacağız, ders almam ders veririm, kosünüs mü o?" dememiş tam ama yine de komik olduğunu belirtmek lazım.

Bu duruma düşen bir takımda köklü değişikliklerin elzem olduğunu söylemiş. Listeyi (Downing, Alves, Tuncay, Huth vs.)  kendi vermemiş muhtemelen ama benim bildiğim bu adamlar zaten Championship'te oynamak istemeyecek ve para edecek adamlar. Takımı batırdıkları gerekçesiyle köklü değişiklikte en başta postalanacak olanlar değil. 

Seneye Championship'te ilk 5'e oynamakla küllerinden doğacağını düşünüyor herhalde Southgate. "Madem büyük çapta değişiklikler istiyorsun, o halde kendinden başla da..." diye giden eski bir Arap büyüğünün sözünün benzeriyle sesleniyorum kendisine. 

Tüm Boro'lulara sabır dilerim. (Hala Southgate'e destek çıkanlar hariç.)


23 Mayıs 2009 Cumartesi

İmza...


Uzun uzadıya yazmaya gerek var mı, ağzımızda güzel bi tat bırakıp, dönemini kapattı Vfl Wolfsburg. Üzücü olan bu takımı bi daha seyredememek olacak. Dzeko, Misimovic ve Grafite üçlüsünü bundan sonra bir arada ancak anılarla yaşatır, rüyalarda buluşuruz sanki.


Bosman mı, Hain mi?: Tuncay Şanlı



Bosman'ın hikayesini bilmeyen azdır heralde. Bosman, kontratı biterken kulübünün önerdiği düşük ücreti beğenmeyip başka bir kulüple anlaşmış; fakat kendisi için bir bonservis bedeli belirlenince kulübüyle davalık olmuş bir adamdır. Futbol tarihindeki en önemli değişikliklerden birine de davayı kazanarak adını vermiştir böylece. (Resmindeki "maaşını alamayınca sineye çeken masör" duruşuna kanmayın yani.)

Peki sorumuza gelelim. Hangisi? Bir kulüp yetersiz bulduğu futbolcuyla bilmem kaç senelik hatrın/hizmetin varlığına rağmen yollarını ayırabildiği gibi, bir futbolcu da kendisine daha iyi şartlar sunan ya da hedefleriyle örtüşen bir kulübe kontrat bitiminde gidebilir. Olay, kahramanları arasında nezaket çerçevesinde gerçekleştiği sürece bir sorun yok.

Sevdadan saydığımız fanatizmimiz ise öyle demiyor. Kim istemez ki kulübü giden oyuncudan iyi para kazansın? İsteyeceksin elbette. Lakin efendice giden adamın ardından veryansın edecek birilerini arıyorsan da merci kulüptür. Elinden gelen her tutma girişimini yapmışsa da kadere mi isyan etmek uygun olur artık, bilinmez.


Geleceğim yer Tuncay Şanlı örneği. Bugün Tuncay Şanlı'nın Boro'sunun kümede kalma ihtimali yerle yeksan. Fenerbahçe'ye geri dönme ihtimali de bana göre kümede kalma ihtimallerinden çok az fazla ki ben de olsam pek mutlu değilsem bile en azından dövizli askerlik hizmetine tabi olabileceğim gün sayısını doldururdum. Tuncay'ın EPL'de futbol oynamaya devam etmesinde bu da arka planda da olsa bir neden diye tahmin ediyorum. 

Boro küme düşüyor diye göbek atıyor bugün kimi taraftar. Tuncay satmış çünkü takımı, öyle gitmiş. Bugün Fenerbahçe'nin ihtiyacı olan Tuncay Şanlı tipi futbolculardır. Görünürde bu tip yerli adamlar olmadığından Tuncay'ın geri gelmesi nimettir. Ama olur mu! "Çempiyınşipte başarılar Tunciii kehkehmehü." 



Yukarılarda da belirttim. Ekonomik anlamda bakınca Bosman olup giden bir futbolcuyu para verip almak ağızlarda pek hoş bir tat bırakmıyor. Ama kulübün menfaatleri açısından durum bu örnekteki gibiyse o paraya acımak hata olacaktır. Hele kimlere ne paralar döküldüğü düşünüldüğünde...

Ve siz, Tuncay'ın %1'lik geri dönme ihtimali dahilinde, 1 liranızı bile helal etmeyeceğini söyleyen çilekeş fanatikler. Korkmayın sizin katkılarınız Aragones'in tazminatına, Figer'in yeni villasına gidiyormuş. Bu konuda helal-haram bildirin. Tuncay'a benim formamın parası gidecekmiş, haberleri aldım.

Magic - Cavs maç sonu

Belki süper bi maç olmadı, belki hakemler yine can sıktı ve burda belki yok, Varejao yine kendinden tiksindirdi... ama finali gerçekten Hido ve Lebron'un sayesinde inanılmaz sonlandı.

Kanımca ya Stan Van Gundy, Howard'a yapılan savunma değişikliklerine ancak bi maç sonra çözüm üretebiliyor ya da Dwight Howard'ın daha baya bi pişmesi gerekiyor.

Cavs için ise, 3. periyotun yarısından itibaren koca takımda herkesin elinin titremesi, Ben Wallace gibi delikanlı bildiğimiz adamın bile varejaolaşması takımın mental güçten ne kadar uzakta olduğunun en açık örneği.

Bu dramatik son, Magic'te bi güven düşüklüğü, Cleveland'da da aksi oranda bi yükselme sağlar mı ? buna 3. maçtan önce kesin cevap vermek çok zor. Yalnız yapı itibarı ile Cavs'in Magic önünde düştüğü duruma, Florida da Magic'in düşme olasılığı azımsanmamalı.

Galibiyet bi nebze takımdaki direnci artıracaktır ama bu konuda Cavs hala Magic seviyesinde değil. Fotoğrafta poz veren arkadaşların witness olayının bokunu çıkarmadan el yakan anlarda  sahaya dönmeleri gerek. Zira son 1 saniyede topa gidilirken Lebron'un suratındaki bitkin, ağlamaklı ifade kimsenin gözünden kaçmamıştır. Bi dost olarak bi tavla metaforuyla bitiriyorum,

bugün şeş beş gelir yarın dubara, seri de gider bağıra bağıra ...

Magic - Cavs Game 2


Öncelikle seri başlayana kadar playoff döneminde Magic'in savunmada en iyi 2., hucümda 5. sırada olduğunu, Cavs'in ise en iyi savunma takımı olup, hucümda 2. sırada olduğunu belirtelim. Bu istatistiğin de verilen/girilen 100 pozisyona karşı yenilen/atılan sayı şeklinde hesaplandığını da ekleyelim.

Seri öncesinde birçok otorite, Lebron'un playoff performasını görüp, Magic'e şans vermezken, ilk maçın ardından küçük de olsa bi kısmında Orlando dişlileri çalıştığı zaman Lebron'un çıldırmış olsa dahi tek başına yetmediğini ve Nba finalleri için daha fazlasının gerektiğini belirttiler.

Cleveland'ın playofflarda rahat geçtiği serilerin ilk maçta, 4-2, 4-3'lük serilerden gelen ve mental olarak bu serilerde ne kadar değiştiklerini defalarca belirten Magic'e karşı 3. ve 4. periyotlarda cevap verememesinde rolü sanırım büyük. İlk maçta matchup'larda Orlando hücumlarında Lebron- Hido eşleşmesi beklerken Delonte West'in Hidayeti savunması Orlando pick 'n roll'larına, Cavs'in Lebronla yardım getirme stratejisinden kaynaklandı ama bunun hem Hidayet'e karşı hem de Howard'a karşı pek çözüm olamadığı ortaya çıktı.

Lebron James 'in daha önce yaptığı "Eğer evinizde kaybetmediyseniz, playofflar başlamış sayılmaz " açıklamasının karşılığını nasıl verecek bi kaç saat içinde görücez. Bu arada insanların Lebron'un cevabından daha çok Cleveland'ın cevabını beklediği de malum. Yine ilk maç sonrası basın toplantısında Mo Williams Orlando Big Three'sinin ve Lebron'un gerekeni yaptığını ve maçın sorumluluğunu (6-19) şut yüzdesiyle oynamasından ötürü kendi üstüne aldı. Bu maç Cleveland'ın gerçek karakterini göstermesi açısından önemli bi sınav olacak.


Tahminimce 2. maç itibarı ile Cleveland, llgauskas'ın dakikalarını Ben Wallace, Joe Smith rotasyonuna yayıp, Magic pickn'roll'larına karşı çözüm arayışına gidebilir. Ayrıca açıkcası özellikle çekişmeli geçmesi durumda son periyotta karşısında Lebron'u beklesem de Wally Szczerbiak ve ilk maç kadroda olmayan Sasha Pavloviç Hidayet'e karşı sahaya sürülebilir. Hücum tarafında ise ellerinden geldiği kadar içeriye yüklenip, Howard'ı faul problemine sokacaklarını düşünüyorum. Mo Williams ve Delonte West'in şut yüzdeleri bu maçta en azından bi nebze toparlanacaktır. Ama Lebron'dan da her maç %66 ile 49 sayı gelmez.
Bu arada maç sonrası Howard'ın "Witness" göndermesine, maçın Cavs lehine bitmesi durumda konferans finallerine yakışan üslupta güzel bi cevap gelebilir.


video

NOT: maç sonu değerlendirmesi yukarıda, yukarıda ve ileride

22 Mayıs 2009 Cuma

Yeni Buonanotte



Yeni Maradona'nın Messi olduğuna kanaat getirilince "Yeni Messi" kalıbı türedi. İşin en komik tarafı da bu kalıbın Messi'den yaşça büyük adamlara çat diye yapıştırılıvermesi. Ve tabi kötü haber de şu ki, bu tabir takriben bir 10 sene gider. Yeni Maradona'nın bulunmasına dek 10-15 veliaht eskitildiğinden bu karamsar tabloyu çizme gereği duydum. Yoksa yarın Messi'den iyisi çıkar ve halefleri de "Yeni Osman" diye anılır, kim bilir?

Geleceğim yer
Diego Buonanotte'nin açıklaması. İtalya'da bir gazeteye Avrupa'ya gitme zamanının geldiğini belirtmiş Buonanotte. E geldi tabi, Arjantin'de kalacaksın da boyun mu uzayacak? (1.61 m.)

Maraton da bunu "Real Madrid, Barcelona, Inter, Juventus, Benfica, Spartak Moskova, Espanyol ve Lyon gibi kulüplerin peşinde olduğu bilinen Buonanotte'den Galatasaray'a sevindirici haber!" olarak yorumlayarak yurt çapında bir sevinç dalgası yaratmış.

İşte sizler sayesinde Fotomaç ya da Fanatik almaya gerek duymuyoruz. Var olun.

(Mucizevi bir şey olur da Galatasaray'a gelirse bu post'u "biz demiştik!" gibisinden bir Takvim gazetesi manşetine evirmekte beis görmem. Bir de ne pis ismin varmış arkadaş, kaç kere edit'ledim kendimi.)

21 Mayıs 2009 Perşembe

UEFA CUP 2009


Maç hakkında konuşmaya başlayıp "bloklar arası bağlantı ve kanatlardaki etkinlik" diye girdikten sonra 'shaq adam değil' diyerek çıksak ne yazar ki. Lucescu bunu İstanbul'da yaparak manidarlığın suyunu çıkardı.

O bu değil de Srna niye hala Shakthar'da?

20 Mayıs 2009 Çarşamba

Nalet olsun içimdeki futbol sevgisine!

Okullar bitiyor, futbol liglerinde sezon sonları geliyor, NBA finalleri geldi geçiyor, en sevilen diziler sona eriyor..

Bir hüzün havası kaplıyor insanı tüm bu saydığım zamazingolar biterken. Koca bir senenin değerlendirmesini yapıyor insan ister istemez. Her zamanki gibi klasik olarak Türkiye liglerini ele alalım. Lig bitti X takım şampiyon oldu, diğerleri için olan oldu, gösteriler kutlamalar Boğaz Köprüsü'nde bayrak savaşları filan derken Türkiye'nin en popüler spor; daha doğrusu futbol gazetelerinde yok Ronaldo Fener'e geldi sonra Adana'ya gitti, yok Ronaldinho geldi, yok Petr Cech İstanbul'a geldi şöyle bir hava alıp gitti, yok Real Madrid tüm takım geldi gitti ama nereye belli değil vs. haberlerini görmeye başlayacağız, hatta görüyoruz şimdiden. Tüm bu haberlerin kolpa olduklarını bilmeme, bilmenize ve bilmelerine rağmen tüm Türkiye bu haberleri okumaya, izlemeye devam edecek hatta bundan keyif alacak kimi zaman. Büyük futbolcuların; kişinin kendi desteklediği takıma geliyor olmasının verdiği heyecan her ne kadar kolpa olduğunu bilmemize rağmen heyecan verici.



Tüm bu heyecanı veren, insanları gaza getirip X takımın ligi 30 puan önde bitireceğini hatta UEFA'yı hatta kimi zaman şampiyonlar ligi kupasını alacağı gazını bizlere veren tüm basın ve yayın organları; yaz döneminde pofpofladığı, abarttığı, bir futbol ilahı olarak piyasaya sürdüğü bu futbol adamlarını, kimi zaman topçuları, kimi zaman ise soytarıları, liglerin başlamasıyla beraber tüm sezon boyunca darağacına çıkarmak için ellerinden geleni yapacaklar. Kimi zaman Aragones antrenör değil, hatta adam değil diyecek kadar cahilleşecekler, kimi zaman Alex topçu değil diyecek kadar vefasızlaşacaklar, kimi zaman ise Skibbe "Skib Bıraktı" demeye tenezzül edecek kadar küstahlaşacaklar.. Bu işin böyle yürüdüğünü hepimiz bilmemize rağmen, bütün sezon boyunca futbol endüstrisine destekte bulunmaya; kimi zaman maça giderek, kimi zaman takımımızın ürünlerini ya da yan sanayi mallarını alarak ekonomik yönden; kimi zaman ise stadda küfrederek, sokakta futbol kavgalarına karışarak orda burda bilip bilmeden futbol hakkında atıp tutarak futbol endüstrisine sosyal yönden destek vermeye devam edeceğiz. Zorumuz nedir peki, neden bu kadar koyunuz? Ninemin deyimiyle neden 20 kişi topun peşinden koşacak da biz de izleyeceğiz? Niye bu ironi yıllar boyu sürüp gidecek? Neden? Tamam sustum.. Her ne kadar bu tiyatronun böyle sürüp gideceğini, Trabzonspor'un şampiyonluğu için bir 25 yıl daha bekleyeceğimi bilsem de bu tutkudan vazgeçmeyeceğim.



O zaman Muro'nun deyimiyle "Nalet olsun içimdeki bu futbol sevgisine" diyerek bu ironiye son veriyorum. Alakasız olarak da Jack Bauer'in 7. sezon sonunda da paçayı yırtıp 8. sezonun çekileceğini bilmek ve Türk futbolundaki bu ironin Amerikan dizi sektöründeki en büyük yansıması olan 24 isimli yapımın Jack Bauer ölene kadar takipçisi olacağımı buradan duyuruyorum.

Saygılar..

Effenberg vs. Beckham



Bizim coğrafyamızda her daim popüler olan 'futbolda arkadan saldırma ve delikanlılığın 10 altın kuralı' konulu tartışmalara kayıtsız kalamayan aynalı Effenberg sallama hakkını David Beckham'dan yana kullanmış. 'Roy Keane de sertti ama önden, delikanlı gibi biçerdi' diyen Stefan, Beckham'ı arkadan sinsice sokulup Achilles tendonuna çalışmakla, kısaca Paris'likle suçlamış. Bu hikayedeki Hector'un Roy Keane olduğu spoiler'ını da ben veriyorum.

Bunun üzerine Beckham "Senin delikanlılığın da takım arkadaşın Strunz'un karısına hallenmek, biz bilmiyoruz sanki" derse global bir kriz başlayabilir.

Emeğe Saygı


Belki yanlış anlaşılacağım ama yine de söylemezsem içimde kalacak. İnsanoğlundaki popülere olan ilgi, sevme zorunluluğu ciddiye alınması gereken bi hastalık. Bu yüzden futbol seyircisi olduğunu sanıp, aslında sadece çoğunluk psikolojisnin esiri olan insan popülasyonunun yanında ülkemiz gibi bu sporun popüler olduğu, sevmeyen erkeğe bi garip bakıldığı yerlerde futbolla ilgilenmeyen adamlara çok saygı duyuyorum.

Tabii örnek sadece ülkemizle sınırlı kalmıyor, en güncel ve hayvani örneği İngiltere. Son Manchester United - Arsenal maçından sonra Arsene Wenger, takımın sezonu kupasız kapaması sonucu özellikle taraftar forumlarında ölçünün kaçmasından sonra " Bazen katilmişim gibi hissediyorum " benzeri bi açıklama yaparak, hayal kırıklığını belirtti. Üstüne de Real Madrid söylentileri çıkınca bugün taraftarıyla, yönetimiyle bir bütündür arsenal desteği geldi.

( Arsenal'da herkes gider, bu mont kalır )

Bir takıma suni bağlı olma zorunluğu hissediyorsanız şampiyonluk, kupa gibi somut sonuç içeren başarlar kişi için esas kriter olabilir. Belki yanlış bi tespittir bu ama kulübü ile aşk yaşayan taraftarı altyapıdan çıkan futbolcu kadar hiçbişey heycanlandırmaz. Ama taraftarlarında hakkını yemeyelim, altyapıdan neredeyse hiç İngliz çıkmaması, çıkan çucukların da sirkülasyonu sağlama amacıyla elden çabuk çıkarılması taraftarın, genç oyuncularla arasında bağ kurmasına engel oluyor olabilir. Yine de " Wenger istifa " demenin bi nebze empatik bi tarafı olsa da mantıklı bi tarafının olmadığı aşikar.

Mantık demişken, Florentino Pérez ile Arsene Wenger'in birlikte çalışma ihtimali, Yılmaz Erdoğan'ın bi şiirini hatırlatıyo sanki.

Son olarak Adebayor kesin gidici gibi. Adaylar Milano'nun iki devi ile Real Madrid.

19 Mayıs 2009 Salı

Özledik !


Eski dost yeniden memlekete ayak bastı. Açıkcası Fatih Terim'in hayaletinin arkasında olduğu zamanlar kendi adıma hakkını vermemiş, Victoria'lı, Fleurquin'li kadronun başarısını Uefa sonrası gelen özgüvene yormuştum. Elbette o özgüvenin ve uefa altyapısının önemli rolü vardı fakat Luce'nin taktiksel zekasının ve oyuncudan maksimum verim alma başarısının bunların hepsinden fazla olduğunu zaman bize gösterdi. 

İnşallah bu günlerde boğaz özlemi falan depreşir de ilerde tekrar ligimize döner. Hazır Ahmet Çakar'lı Telegol de yayın hayatına dönmüşken, sen de dön be Luce. Sezon öncesi hazırlık kamplarında  adı duyulmamış takımlardan yine 3'ler, 4'ler yesin bizim takımlar. Emre Belozoğlu'na, Delgado'ya veya bizim Hasan'a bi el at. Tercümanın bile burnumda tütüyor...

Bir Tutam Basketbol Nostaljisi



Sokakta basketbol oynarken köşe başından geçen İsmet Badem’ce keşfedilmeyi umduğumuz yıllardı. Gerek TBL gerek Euro League şimdikinden çok daha keyifliydi. Efes Pilsen final-four’a giderken Asvel’li Mustafa Sonko’nun yaradana sığınıp salladığı tek elli, uzun mesafeli son saniye şutunu, final-four maçlarını tv kartımın yardımıyla Cine-5 çözerek izlemenin verdiği “yasak” heyecanı, pazar sabahları Cine 5’te bir lütufmuşçasına şifresiz olarak yayınlanıp minnettarlık hissetmemize neden olan Asist’i unutamam.

Murat Murathanoğlu’nu bakkaldan iki paket sigara, bir litre süt, yarım kalıp da peynir isterken hayal edip taklit eder, İsmet Badem'den öğrendiğimiz Yugoslav faulü kavramıyla fast-break’leri rakibe göt atarak keser, gülüşürdük. Kanal D’deki Ender Bilgin’li NBA maçlarını izlemenin Murat Kosova’lı Kaan Kural’lı şimdinin maçlarını izlemekten daha zevkli gelmesini açıklamakta zorlanıyorum. O dönemki erken yatma gerekliliğinin bugünkünden fazla olması ve onu delmiş olmanın mutluluğuyla belki açıklayabilirim.

Tam burayı Avni Küpeli’ye ayırıyorum. Rivers, Griffith, Rimac, Okur,
Turner, Jennings, Mcrae, Comegys, Kutluay, Hido, Erdenay, Naumoski, Evliyaoğlu, Ene, Topsakal ve unuttuğum nicesinin geçtiği ligi halefi Gökhan Özer ile birlikte keyifsizleştirmeyi başaramamaları, o günlerin şimdinin “tibieağl” zorlamasından ne kadar üstün olduğunu bana tekrar hatırlatıyor.

Ufuk Sarıca bile vardı; Bodiroga çocukça serbest atış atar, Myers ile Meneghin deli ederdi. Fucka da rüyalara girerdi lan.

Vecize

" Adalet adalet diye bağıran adaletsizlerin yanında durmaktansa, adaletsizce ölmeyi tercih ederim. Gerçek adaletin de kendi vicdanları olduğunu bilmeyenlere de güler geçerim..! "
                                                                         Bülent Uygun

                  " Lütfen mantıklı konuşun mister Turist "
                                                                                    Mr. Spak

Ireland

Sene sonunda kontratı sonra eren City'nin 86 doğumlu flamboyant midfielder'ı Stephen Ireland'in kontrat yenileyip yenilemeyeceği Manchester'daki galericilerde heyacanlı bi bekleyiş yaratmış. 

Oyuncunun menajeri şu an anlaşmaktan çok uzak olduklarını söyledikten sonra beklenenden az bi teklif almaları durumunda bundan sonra modifikasyon için MTV'yle çalışacaklarını belirtmiş. Xzibit ise şimdilik sessizliğini koruyor...

Ne diyelim, Arap sermayesinin adının olduğu her yerde umut vardır. 

61. dakika & Trabzonspor & Kolbastı


Trabzonspor'u ve Trabzon'u anlayabilmek için Oxford Üniversitesi'nde "Trabzon and 61st minute" anabilim dalını ve Michigan'da yeni açılan ve bu aralar oldukça popüler olan "The Basis of Kolbastı show" master programını başarıyla bitirip Avni Aker'de bütün sezon Trabzonspor maçlarını sırtınız sahaya dönük olarak izlemeniz gerekiyor. Sırtınız sahaya dönük diyorum çünkü oynanan futbolu görüp daha önceden öğrendiklerinizi unutabilir, ve sıfırdan başlamak zorunda kalabilirsiniz.

Trabzon-Bursa maçını ele alalım. Dakikalar 60'ı gösterirken Ferhat Çökmüş isimli arkadaş soyadı gibi "çökmüş" ruh haliyle pas hatası yapıyor ve tüm stattan Ferhat'la başlayan bazı anlaşılmaz tümceler duyuluyor. 1 dakika sonrasında Ferhat yine aynı bilindik hatalarından birini yapıyor fakat bu sefer tüm statta 61. dakika şovu başlıyor. Cristiano Ronaldo Trabzon'a transfer olsa ve ilk maçında böyle bir atmosferle karşılaşsa futbolu bırakıp hayatın ne kadar kısa ve değersiz olduğunu düşünmeye başlardı kanımca..


Velhasıl kelam dakika 90+4 hadi bir de benden 90+5 oluyor ve Gökhan Ünal isimli arkadaşımız; evde bu sezon bütün Trabzonspor maçlarını izlerken ismini sıkça sayıkladığım futbolcu kardeşimiz topun başına geçiyor, evde benim, Avni Aker'de ise 25.000 kişinin ıkınmalarıyla topa vuruyor ve Avni Aker yıkılıyor.

Maç başından beri belirttiğim ruh haliyle Gökhan Ünal sarı kart ceza sınırında olmasına rağmen ak pak ve kendince Will Smith'ten daha kışkırtıcı olan göğüs bölgesini göstermek amacıyla formasını çıkartıyor ve sarı kart görüyor. Haftaya oynamayacak olması aklına gelince üzülüyor arkadaş ama 'olan oldu' halleriyle kendi yarı sahasına dönüyor, diğer arkadaşlarının yaptığı gibi.




Sonuç olarak Trabzonspor kazanıyor ve matematikçiler hesap yapmaya başlıyor. Sivas berabere kalır, son maç Antalya'da Konyaspor Mersin İdmanyurdu'nu yener, sonrasında ise Werder Bremen kupayı Shakthar Donetsk'li oyuncuların elinden alıp Kadıköy çimlerine gömer de haritayı da Aziz Yıldırım'a verirse Trabzon gelecek sezon Şampiyonlar Ligi'nde direkt yarı finalden başlayacak gibi teorileri hafta boyu ünlü Fotomaç yazarı Cevat KOL'dan dinleyeceğiz gibi görünüyor.

Bir kelam da Sercan Yıldırım isimli topçu genç arkadaşa edelim. Sporcu değil topçu deme gereği hissediyorum; zira maç sonunda 'ben 19 yaşındayım ama hakeme bu derece saldırdıysam kim bilir büyüklerimiz bu hakeme neler yapar!' diyecek kadar yaşını ve haddini aşan açıklamalarda bulunuyorsa futbolu bırakıp MHK'de yardımcı hakemlere "çakal topçu ofsaytı nasıl yutturur" dersleri vermesi daha uygun olur gibi...

Saygılar...

William Wallace says: Free Page 3

Burayı ilk açtığımızda çok düşündük, belli bi çizgimiz, hatta prensiplerimiz olmalıydı. Misal, güzel kadın fotoğrafı koyup, seksist bi portre oluşturmayalım istedik daha ilk dakikada. Zaten zamanla okuyucu profili belli olur, ona göre "noolcak lan veririz rihanna'nın çıplak fotoraflarını, olmadı brazzers şifreleri koyarız" diye bi yol haritası da belirlerdik.. Şimdilik böyle bi durum yok (hamdolsun).

İngiltere kaynağımıza "abicim yok mu hiç atlatma trasfer dedikodusu" diye sorduğumuzda bize " Bayram Tutumlu ile Osman Tamburacı kavga etmiş " dedi. Biz kendisini msn'de engelledikten bi yarım saat sonra da bu haberi mail'imize yollamış.  Sansüre karşı olduğumuzdan boş geçmeyelim dedik.

İngiliz savunma bakanlığı, Irak ve Afganistan'daki personelinin, The Sun gazetesinin meşhur 3. sayfasına internet erişimini engellemiş. Ortadoğunun havasından mıdır suyundan mıdır abicim, yakında Hava kuvvetleri komutanından " ben giriyorum, siz de girin " açıklaması da gelirse şaşırmamak gerek. 

Bulvar-Star kırması yayıncılığın bir numaralı adresi The Sun'dan, İngiltere muhabirimiz Memo bildirdi. Selamı da var.

18 Mayıs 2009 Pazartesi

Ancelotti ile Wenger



Artık bu son haberden sonra Ancelotti'nin Chelsea'ye gitmemesi sürpriz olur. Van Basten de belirtildiği gibi onun yerini doldurursa önümüzdeki seneye renkli başlanmış olunacak. Benim Chelsea için adayım elbette Bülent Uygun'du. Kendileri bilir.


Esas olansa diğer haber. Arsene Wenger-Florentino Perez flörtü, eğer ki spekülasyon değilse Ronaldinho-Fenerbahçe muhabbetlerinin bu seneki sansasyonelliğinin tek rakibidir gözümde. (Sarı-lacivert gören gözden ne bekliyorsun?) Wenger de belirtildiği gibi şimdilik gizemli takılmak istediğini ve Perez'le hayatın bir başka olacağını söylemiş ise mevzu nikah masasında tamama erebilir. Ermese de takip edecek bir şeyler daha çıktı, fena mı?

Velev ki, eğer, olduysa, farzedelim ki bilmem ne... Manyak ettiniz bizi de dünya basını.